Russell’in çaydanlığı

“Eğer ben Dünya ve Mars arasında eliptik bir yörüngede güneşin etrafında dönen Çin seramiği bir çaydanlık olduğunu öne sürseydim ve bu çaydanlığın en güçlü teleskoplarımızla bile tespit edilemeyecek kadar küçük olduğunu ekleyecek kadar da dikkatli olsaydım, kimse bu görüşümün tersini kanıtlayamazdı. Ama devam edip de bu savımın yanlışlanamaz nitelikte oluşundan dolayı insan aklının ondan kuşku duymasının kabul edilemez bir küstahlık olacağını söyleseydim, herkes haklı olarak saçmaladığımı düşünürdü. Ancak, eğer böyle bir çaydanlığın varlığı eski kitaplarca onaylansaydı, her Pazar günü kilisede kutsal gerçeklik olarak öğretilseydi ve okullarda çocukların beynine kazınsaydı, onun varlığından kuşku duymak bir gariplik belirtisi olarak görülür ve o kuşkuyu duyan kişiye yakınçağda bir ruh doktoruyla ya da daha önceki çağlarda bir Engizisyon yargıcıyla bir randevu alınırdı.”

Bertrand Russell – Russell’in çaydanlığı

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestDigg thisBuffer this pageShare on Tumblr

Şu sıralar aklımdakiler #1

  • Her kelimesine katıldığım bir yazı, hislerime o kadar tercüman ki.
  • Ağaca verilen değer. (thnx Ozan) Zamanında Atatürk bir ağaç için köşkün yerini (!)değiştirtmişti.
  • Dünya karikatüristleri, karikatürü yüzünden yargılanan Musa Kart’a destek için çiziyor.
  • Apple Macbook Pro’ya SSD taktım, şu yazı çok faydalı oldu benim için.
  • Yıllardır bildiğim ama bir türlü elimin gitmediği xbmc (yeni adıyla kodi) tüm film/dizi izleme alışkanlıklarımızı değiştirdi. Sırada TV’ye entegre etmek var.
  • Şu sıralar Algolia ile haşır neşir oluyorum.
  • Ayrıca yine şu sıralar Laravel ile çok uğraşıyorum. Ya framework’lere karşı huysuzluğum geçiyor ya da ben de olgunlaşıyorum artık.
  • Evernote dışında ufak notlarımı Google Keep ile hallediyorum.
  • Bir de Android’i deneyeyim diye aldığım Samsung Note 3 iyi güzel de bir iPhone değil, 1 yıl daha idare edip yenilenen versiyonu çıkınca iPhone Plus almaya karar verdim. Tabi Watch ile beraber.
  • Android demişken, telefonumda (belki de tüm Samsung’larda) *#0*# tuşlayınca gizli bir test menüsü açıldığını öğrendim.
  • Okunacaklar listesine 4 ciltlik bir kitap ekledim. Akl-ı Kemal – Sinan Meydan
Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestDigg thisBuffer this pageShare on Tumblr

Apple Genius Bar ve Teknik Servis

Zorlu Center’daki randevu süreci ve Apple Genius Bar tecrubemi paylaşayım istedim.

2010 yılında ElmacıPazarı‘ndan (ElmaSepeti olmuş artık) aldığım 15′ Mid 2010 Macbook Pro son 3-4 aydır sorun çıkarıyordu. Sürekli arka arkaya donma ve işine gelmeyince restart atma gibi huylar edinmişti.

“Bir format atarım, temiz bir kurulum yapınca geçer” diye düşünsem de öyle olmadı. Biraz forumlarda gezince de bu seride bir sorun olduğunu ve 3 yıla kadar olan bilgisayarlarda değişim yapılacağını görünce moralim çok bozuldu. Bu tip aksilikler hep tanınan süre dolunca ortaya çıkar malum.

Hemen bilgisayarı aldığım Elmacı Pazarını aradım, artık bireysel müşterilerine teknik destek vermediklerini (!) Apple veya yetkili servisleri ile görüşmemi önerdiler. Twitter’da filan randevu almanın ne kadar zor olduğunu hep gördüğümden “hiç bulaşmayayım ben parası neyse veririm” diyerek diğer teknik servisleri aramaya başladım. 2-3 denemede telefonu açan servis bulamadım (Pupa, Bilkom, Artı), bir tanesi de (Ofis iletişim) daha telefonda 1200 Dolar + KDV gibi bir fiyat çekti. (Eski Türkiye hep bunlar)

O düşük moral ile yeni modelleri incelerken (of ne kadar pahalılar) bir kararla Apple sayfasında Zorlu Center için teknik destek telefonu, aradım, telefona çıkan Apple görevlisi (adı Doğaç idi sanırım adı) şaşırtıcı derecede ilgilendi benimle ve bazı tuş kombinasyonları yaptırdı konuşma esnasında. Bu işlemler bilgisayardaki sürekli donmaları sonlandırdı ama zırt pırt reset atmasını engellememişti. Bunun için Genius Bar’dan randevu almamı ya da diğer teknik servislere gitmemi önerdi o da.

Bir iki kere gündüz denedim beceremedim, önerilere uyup birkaç gün sonra gece 12’de denedim ve 21 dakikalık uğraş sonucu başardım (hatta yanlışlıkla arka arkaya iki kere)

Randevu günü geldiğinde neyle karşılaşacağımı bilmediğimden heyecanla gittim, biraz etrafı izleyeyim ne nasıl oluyor diye bakınayım dedim. Kendimi bir randevu kavgasının içinde buldum :) Fırsat bulup bir “Genius”a derdimi anlattım, ilgiyle dinledi ve ipad’ine not aldı. Hemen oracıkta ayaküstü imza karşılığı bilgisayarımı teslim alıp sizi arayıp durumdan haberdar edeceğiz dedi.

apple genius bar

Teknik destek ve garanti/sigorta işlerinden ağzım nasıl yandıysa bugüne kadar, kesin bilgisayarın ana kartının değişeceğine dair bir telefon alırım, 1200 dolar olmasa da hayli yüksek değişim ücreti karşılığında tamir ederler diye düşünüyordum.

6 gün sonra bir “Ürününüz alınmak üzere hazır.” konulu e-posta geldi, şüphe ve şaşkınlıkla Apple’a gittiğimde bilgisayarımın ana kartının değiştiğini söylediler ve bir imza karşılığı teslim ettiler.

Zar zor teşekkür ettim, -sanki her an birisi faturasını uzatacaklarmış gibi- sessizce oradan ayrıldım.

Biz alışık değiliz böyle şeylere.

Zaten niyetim yoktu da, bundan sonra asla başka marka bilgisayar almam, aldırmam.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestDigg thisBuffer this pageShare on Tumblr

300314

Celladına aşık olmuşsa bir millet,
İster ezan ister çan dinlet.
İtiraz etmiyorsa sürü gibi illet
Müstehaktır ona her türlü zillet!
Ö.Hayyam

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestDigg thisBuffer this pageShare on Tumblr

etme

duydum ki bizi bırakmaya azmediyorsun etme
başka bir yar başka bir dosta meylediyorsun etme

sen yadeller dünyasında ne arıyorsun yabancı
hangi hasta gönüllüyü kasdediyorsun etme

çalma bizi bizden bizi gitme o ellere doğru
çalınmış başkalarına nazar ediyorsun etme

ey ay felek harab olmuş alt üst olmuş senin için
bizi öyle harab öyle alt üst ediyorsun etme

ey makamı var ve yokun üzerinde olan kişi
sen varlık sahasını öyle terk ediyorsun etme

sen yüz çevirecek olsan ay kapkara olur gamdan
ayın da evini yıkmayı kastediyorsun etme

bizim dudağımız kurur sen kuruyacak olsan
gözlerimizi öyle yaş dolu ediyorsun etme

aşıklarla başa çıkacak gücün yoksa eğer
aşka öyleyse ne diye hayret ediyorsun etme

ey cennetin cehennemin elinde olduğu kişi
bize cenneti öyle cehennem ediyorsun etme

şekerliğinin içinde zehir zarar vermez bize
o zehiri o şekerle sen bir ediyorsun etme

bizi sevindiriyorsun huzurumuz kaçar öyle
huzurumu bozuyorsun sen mavediyorsun etme

harama bulaşan gözüm güzelliğinin hırsızı
ey hırsızlığa da değen hırsızlık ediyorsun etme

isyan et ey arkadaşım söz söyleyecek an değil
aşkın baygınlığıyla ne meşk ediyorsun etme

Mevlana Celaleddin Rumi

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestDigg thisBuffer this pageShare on Tumblr

2011’de işler.

Takip ettiğim blogların yılın son günlerinde yayınladıkları 2011 değerlendirme yazılarını okuyunca kendi blogumu hatırladım. Büyük çabayla yerleştirilmesini sağladığım Kağıthane CarrefourSA’daki Tuborg dolabı kaldırılmış olsa da, çok umursamıyorum. Çünkü Metro Grosmarket açıldı.

Ne diyorduk; 2011’de işler.

2010’un son demlerinde Yaz‘dan ayrılmayı kafama koymuş, girişimcilik hayatına ciddi riskler alarak atılmayı planlıyordum ve gerçekleştirdim. Yılın başında işimden ayrılmış, kredi çekmiş, ofis tutmuş ve CiciToys‘u açmıştık. Büyük bir heyacan bu.

Çevremdeki herkes E-Ticaret konuşuyor, nasıl da kolay ve hızlı milyon dolarlık yatırımlar alınabileceğinin hayallerini kuruyordu. Elbette, bunun güçlü bir ihtimal olduğunu ama bu kadar kolay olmadığını biliyordum ve ekibi sürekli bu sonuca ulaşmak istiyorsak vereceğimiz hizmetin çok uzun süre kar amaçlamadan markamıza aşık müşteriler yaratmaya odaklanmasını sağlamaya çabalıyordum.

Patron olmamalıydık, programcı, tasarımcı, pazarlama uzmanı, çaycı, temizlikçi olmalıydık bu şirkette. Elimize geçen tüm parayı mutlu müşteriler yaratmak için harcamalıydık. Eskiden 9’da işbaşı yapıyorsak şimdi 8’de yapmalıydık, eskiden 18’de işten çıkıyorsak şimdi 22’de çıkmalıydık. Başka şey düşünememeliydik.

Bu zor değildi; ve evet, aslında para kazanmadan uzun süre dayanmak çok çok zordu.

Ve erkenden bitti benim için bu hayal. Hayatımda verdiğim en doğru kararlardan olacak sanırım. Bu konuda kısa sürede ciddi tecrubeler yaşadım ve dersler çıkardım. ara ara yazmak, paylaşmak istiyorum bunları.

Hem madden bireysel girişimcilik benim için halen biraz erkendi hem de birlikte yola çıktığım ortaklarımla aynı vizyonu paylaşamadık. Bir yandan da beni çok daha fazla heyecalandıran bir oluşum vardı.

CiciToys’daki tüm hakkımı ortaklarıma devredip (ileride kaçacak keyfimizi beklemeden, zamanında) yeni bir yola çıktım. Her iki tarafın da keyfi yerinde bu durumdan. Tabi benim için lüks bir durum; bir yıl içerisinde 2 iş değiştirmek.

Bir süredir LilaKutu‘da, teknik işlerin başındayım. Hayalleri olan iki arkadaşın kurduğu CiciToys’dan farklı olarak, deneyimli, start-up kültürünü çok iyi bilen, heyecanlı ve ruhu olan bir ekip. Girişimcilik aklımın bir köşesinde hep; daha fazla öğrenmem, tecrube edinmem, başarılara imza atan şirketlerde pişmem gerekli sadece.

Ve doğru ekip ile…

Doğru ekip ile.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestDigg thisBuffer this pageShare on Tumblr

CarrefourSA, Tuborg ve Müşteri Memnuniyeti

Geçen gün yazdığım yazı var ya; glikoz şuruplu Efes Pilsen biraları. Tuborg’a kesin geçiş yapınca aslında bira hakkında birşeyler daha yazabilirim gibi geldi. Çok fazla daldan dala atlamamaya gayret ederek.

İstanbul’da Kağıthane semtinde oturmayı tercih ettik nişan / evlilik gündemimize gelince. Semti sevdiğimizden, bildiğimiz değil, daha önce ziyaret dahi etmemiştik. İlan üzerine gidip, oturacağımız siteyi beğendik. Yoksa bir gün önce bira aldığım tekel bayi ertesi gün kandil diye bira satmadığını, nedenini sorduğumda ters ters bakacağını bilseydim baştan vazgeçerdim.

Kimsenin değer verdiği konulara girmek değil amacım; anlatacağım şey konu farklı.

CarrefourSA geçtiğimiz yıl Alpark adındaki süpermarket zincirini satın aldığında alkol satılmayan Kağıthane Alpark mağazası da Carrefour Express oluverdi, yüzümü güldüren bir haberdi. Haliyle mağaza bir süre adaptasyon sorunu yaşadıktan sonra yavaş yavaş oturdu yerli yerine herşey ve alkol reyonu ile beraber Efes Pilsen dolabı tüm endamıyla oradaydı.

(Alkolik sanacaksınız beni…)

Geçen yazıya konu olan haberi aldığımda mağazada Tuborg dolabı olmadığını farkettim. Etraftaki tekel bayilerinde de Tuborg‘un hiç olmadığını görünce CarrefourSA‘dan alıyordum sıcak birayı. Yaz bastırınca önce bir mail atayım, sonra da sosyal medyalarda şikayetimi dile getiririm dedim. Altı üstü bir dolap alınacaktı ve o da bedavaya dağıtılıyor olmalıydı.

CarrefourSA‘nın sitesinde bulunan mail adresine ve Tuborg‘un sitesindeki forma aynı şikayetimi dile getirdim kibarca.

Ertesi gün Önce CarrefourSA “soğuk bir konuşma” yaşadım, Kağıthane’de iki tane olduğundan bahsettiğim mağazanın hangisi olduğunu soruyorlardı sokak adı ile teyid etmemi istediler. Ben “sokak adı bilmediğimi, meydandaki Carrefour Express olduğunu ve diğerinde de aynı problem olabileceğini söyleyerek” bağladım.

Aynı gün Tuborg‘dan gayet kibar birisi aradı ve defalarca teşekkür ederek bizzat ilgileneceğini, kendisinin de bira içmeyi çok sevdiğini ve sıcak biranın katlanılmaz olduğunu söyledi.

2 hafta sonra CarrefourSA‘dan yanlış hatırlamıyorsam Kağıthane mağaza müdürü olduğunu söyleyen soğuk bir telefon daha aldım. Yani hissedersiniz ya, “ya nelerle uğraşıyorum bunca işimin arasında” der gibi bir ses tonuyla dolabın temin edildiğini, ama elektrik problemi olduğunu, sorun çözülene kadar “bana özel” olarak 2-3 koli birayı başka bir dolapta muhafaza edeceğini ve dilersem önceden bilgilendirilmiş olan kasiyer ya da güvenlik görevlisinden rica edebileceğimi söyledi.

Hoşuma gitti.

2 gün sonra heyecanla gittim; kendimce zaman da tanımıştım ama tabi lafta kalmıştı verilen söz. Konuyu konuştuğum müdür yardımcısı çocuk fırçalar gibi bir ses tonundan başladı cümleye ama normale dönmek zorunda kaldı.

-Dolap geldi ama mal gelmedi.
-E raflar bira dolu
-Onlar tezgahta duruyor, dolap için ayrı gelcek.
-Başka bir dolapta az da olsa soğuk tuborg olcakmış, beni aramışlardı bla bla.
-Yok. Vaktin varsa depoya bakalım.

Ben CarrefourSA‘yı merkezi olarak iyi niyetli ama şube olarak sorunlu görüyorum nacizane. Belli ki Tuborg‘un da ilgisiyle Carrefour konuyla ilgilenmiş, dolap temin edilmiş, şubeye gitmiş, beni aramaları tembihlenmiş, geçici çözüm bile üretilmiş “bana özel”.

Kurumların tepesi birkaç yıldır sosyal medya’yı ve müşterilerini önemsemeye başlıyor, dinliyor, diyalog kuruyor, çözüm üretmeye gerekirse masraf yapmaya çalışıyor ama tabana yayılması, bir şirket kültürü olarak en alt kademeye kadar herkesin benimsemesi zor olacak gibi.

Daldan dala atlamamaya çalıştım ama beceremedim, umarım sıkılmadan okumuşsunuzdur.

GÜNCELLEME:
Dolap konulmuş ve içi dolu.

GÜNCELLEME 2:
Dolap tekrar kaldırıldı.

GÜNCELLEME 3:
Tuborg komple kaldırıldı sanırım 🙂

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestDigg thisBuffer this pageShare on Tumblr

Efes Pilsen ve Glikoz Şurubu

Birayı alkollü içki sınıfına koymuyorum. En azından başım dönene kadar içmediysem henüz. Benim gözümde el ülkelerinde olduğu gibi, sokakta, alışveriş merkezlerinde kola gibi açıp içebileceğim bir “light drink”.

Bu zamana kadar “nefes alma efes al” gayri resmi sloganını kullanacak kadar sevdiğim, sürekli tercih ettiğim Efes Pilsen biralarını bir arkadaşımın uyarısıyla terk ettim. Daha yeni şeker hastalığına sahip olduğunu öğrenen arkadaşım artık kullandığı hazır gıdaları, içerdiği maddeleri incelemeden almıyordu ve Efes Pilsen biralarında glikoz şurubu olduğunu farketmişti.
Kötü haberi bana verdiğinde glikoz şurubunun ne olduğunu, zararlarını bildiğimden değil kendimi kandırılmış hissettiğim için hemen terk ettim. (Kızgınlığımdan Efes Pilsen çatısı altında sağlığa zararlı maddeler katılmadan üretilen Bomonti Birası da payını aldık haksız yere. Oldukça üzel bir bira aslında.)

Tamam doğrudur; Türkiye’de bira kültürü yok, yeterince bira çeşidi yok ve biradan anlayan çok adam da yok (ben anladığımı söyleyemem). Fakat gayet iyi durumdaki marka konumu ve pazar payını düşündüğümüzde Efes Pilsen’in insanların sağlığını riske atma ihtimali bile olan böylesine büyük bir riske girmesini anlayamıyorum.

Yurtdışına ihraç edilen Efes Pilsen biralarının %100 malt bira olması, glikoz şurubu, pirinç ya da mısır şurubu içeren biraların sadece Türkiye’de piyasaya sürüldüğünü öğrenmek zor olmadı. (bzk: ekşi sözlük)

Ve tabiki en büyük rakip Tuborg da bu durumu gayet lehine çevirmeyi bildi. %100 Malttan yapılmış adam gibi bira sloganıyla doğrudan rakibinin yumuşak karnına haklı olarak vurmaya başladı.

Efes Pilsen’in sadece daha fazla kar elde etmek için böyle bir riske neden girdiğini umarım blog yazan sektör adamları, marka yöneticileri vs. değerlendirir bir yazısında. Çünkü ben özellikle şu sıralar gram üstüne gram ekleyerek nasıl insanların aşık olacağı marka yaratılır konusunda sürekli çalışıyorum kendi işim için. Ve sanıyorum maddi kazancı ne olursa olsun böyle bir riske girmezdim.

Not: Konuyla ilgilenen okuyuculara Vedat Milor‘un “En iyi biralar” yazısını tavsiye ediyorum.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestDigg thisBuffer this pageShare on Tumblr

Blog tutmak.

Bir türlü istiktar sağlayamadığım blog yazma konusunu tekrar gündemime getirdim.

Daha önceleri anlatacak, paylaşacak çok şeyim olmadığını düşünüyordum fakat “artık” bu doğru değil. Sektörde uzun yıllardır çalışmanın kazandırdığı hatıralar ve tecrubenin yanısıra bugünlerde yürümeye başladığım riskli girişimcilik yolunda pek çok kişinin ilgisini çekecek anektodlar yazabilirim sanıyorum.

Ya da yine yazamayabilirim.

Share on FacebookTweet about this on TwitterShare on Google+Share on LinkedInPin on PinterestDigg thisBuffer this pageShare on Tumblr