2011′de işler.

Takip ettiğim blogların yılın son günlerinde yayınladıkları 2011 değerlendirme yazılarını okuyunca kendi blogumu hatırladım. Büyük çabayla yerleştirilmesini sağladığım Kağıthane CarrefourSA’daki Tuborg dolabı kaldırılmış olsa da, çok umursamıyorum. Çünkü Metro Grosmarket açıldı.

Ne diyorduk; 2011′de işler.

2010′un son demlerinde Yaz‘dan ayrılmayı kafama koymuş, girişimcilik hayatına ciddi riskler alarak atılmayı planlıyordum ve gerçekleştirdim. Yılın başında işimden ayrılmış, kredi çekmiş, ofis tutmuş ve CiciToys‘u açmıştık. Büyük bir heyacan bu.

Çevremdeki herkes E-Ticaret konuşuyor, nasıl da kolay ve hızlı milyon dolarlık yatırımlar alınabileceğinin hayallerini kuruyordu. Elbette, bunun güçlü bir ihtimal olduğunu ama bu kadar kolay olmadığını biliyordum ve ekibi sürekli bu sonuca ulaşmak istiyorsak vereceğimiz hizmetin çok uzun süre kar amaçlamadan markamıza aşık müşteriler yaratmaya odaklanmasını sağlamaya çabalıyordum.

Patron olmamalıydık, programcı, tasarımcı, pazarlama uzmanı, çaycı, temizlikçi olmalıydık bu şirkette. Elimize geçen tüm parayı mutlu müşteriler yaratmak için harcamalıydık. Eskiden 9′da işbaşı yapıyorsak şimdi 8′de yapmalıydık, eskiden 18′de işten çıkıyorsak şimdi 22′de çıkmalıydık. Başka şey düşünememeliydik.

Bu zor değildi; ve evet, aslında para kazanmadan uzun süre dayanmak çok çok zordu.

Ve erkenden bitti benim için bu hayal. Hayatımda verdiğim en doğru kararlardan olacak sanırım. Bu konuda kısa sürede ciddi tecrubeler yaşadım ve dersler çıkardım. ara ara yazmak, paylaşmak istiyorum bunları.

Hem madden bireysel girişimcilik benim için halen biraz erkendi hem de birlikte yola çıktığım ortaklarımla aynı vizyonu paylaşamadık. Bir yandan da beni çok daha fazla heyecalandıran bir oluşum vardı.

CiciToys’daki tüm hakkımı ortaklarıma devredip (ileride kaçacak keyfimizi beklemeden, zamanında) yeni bir yola çıktım. Her iki tarafın da keyfi yerinde bu durumdan. Tabi benim için lüks bir durum; bir yıl içerisinde 2 iş değiştirmek.

Bir süredir LilaKutu‘da, teknik işlerin başındayım. Hayalleri olan iki arkadaşın kurduğu CiciToys’dan farklı olarak, deneyimli, start-up kültürünü çok iyi bilen, heyecanlı ve ruhu olan bir ekip. Girişimcilik aklımın bir köşesinde hep; daha fazla öğrenmem, tecrube edinmem, başarılara imza atan şirketlerde pişmem gerekli sadece.

Ve doğru ekip ile…

Doğru ekip ile.

CarrefourSA, Tuborg ve Müşteri Memnuniyeti

Geçen gün yazdığım yazı var ya; glikoz şuruplu Efes Pilsen biraları. Tuborg’a kesin geçiş yapınca aslında bira hakkında birşeyler daha yazabilirim gibi geldi. Çok fazla daldan dala atlamamaya gayret ederek.

İstanbul’da Kağıthane semtinde oturmayı tercih ettik nişan / evlilik gündemimize gelince. Semti sevdiğimizden, bildiğimiz değil, daha önce ziyaret dahi etmemiştik. İlan üzerine gidip, oturacağımız siteyi beğendik. Yoksa bir gün önce bira aldığım tekel bayi ertesi gün kandil diye bira satmadığını, nedenini sorduğumda ters ters bakacağını bilseydim baştan vazgeçerdim.

Kimsenin değer verdiği konulara girmek değil amacım; anlatacağım şey konu farklı.

CarrefourSA geçtiğimiz yıl Alpark adındaki süpermarket zincirini satın aldığında alkol satılmayan Kağıthane Alpark mağazası da Carrefour Express oluverdi, yüzümü güldüren bir haberdi. Haliyle mağaza bir süre adaptasyon sorunu yaşadıktan sonra yavaş yavaş oturdu yerli yerine herşey ve alkol reyonu ile beraber Efes Pilsen dolabı tüm endamıyla oradaydı.

(Alkolik sanacaksınız beni…)

Geçen yazıya konu olan haberi aldığımda mağazada Tuborg dolabı olmadığını farkettim. Etraftaki tekel bayilerinde de Tuborg‘un hiç olmadığını görünce CarrefourSA‘dan alıyordum sıcak birayı. Yaz bastırınca önce bir mail atayım, sonra da sosyal medyalarda şikayetimi dile getiririm dedim. Altı üstü bir dolap alınacaktı ve o da bedavaya dağıtılıyor olmalıydı.

CarrefourSA‘nın sitesinde bulunan mail adresine ve Tuborg‘un sitesindeki forma aynı şikayetimi dile getirdim kibarca.

Ertesi gün Önce CarrefourSA “soğuk bir konuşma” yaşadım, Kağıthane’de iki tane olduğundan bahsettiğim mağazanın hangisi olduğunu soruyorlardı sokak adı ile teyid etmemi istediler. Ben “sokak adı bilmediğimi, meydandaki Carrefour Express olduğunu ve diğerinde de aynı problem olabileceğini söyleyerek” bağladım.

Aynı gün Tuborg‘dan gayet kibar birisi aradı ve defalarca teşekkür ederek bizzat ilgileneceğini, kendisinin de bira içmeyi çok sevdiğini ve sıcak biranın katlanılmaz olduğunu söyledi.

2 hafta sonra CarrefourSA‘dan yanlış hatırlamıyorsam Kağıthane mağaza müdürü olduğunu söyleyen soğuk bir telefon daha aldım. Yani hissedersiniz ya, “ya nelerle uğraşıyorum bunca işimin arasında” der gibi bir ses tonuyla dolabın temin edildiğini, ama elektrik problemi olduğunu, sorun çözülene kadar “bana özel” olarak 2-3 koli birayı başka bir dolapta muhafaza edeceğini ve dilersem önceden bilgilendirilmiş olan kasiyer ya da güvenlik görevlisinden rica edebileceğimi söyledi.

Hoşuma gitti.

2 gün sonra heyecanla gittim; kendimce zaman da tanımıştım ama tabi lafta kalmıştı verilen söz. Konuyu konuştuğum müdür yardımcısı çocuk fırçalar gibi bir ses tonundan başladı cümleye ama normale dönmek zorunda kaldı.

-Dolap geldi ama mal gelmedi.
-E raflar bira dolu
-Onlar tezgahta duruyor, dolap için ayrı gelcek.
-Başka bir dolapta az da olsa soğuk tuborg olcakmış, beni aramışlardı bla bla.
-Yok. Vaktin varsa depoya bakalım.

Ben CarrefourSA‘yı merkezi olarak iyi niyetli ama şube olarak sorunlu görüyorum nacizane. Belli ki Tuborg‘un da ilgisiyle Carrefour konuyla ilgilenmiş, dolap temin edilmiş, şubeye gitmiş, beni aramaları tembihlenmiş, geçici çözüm bile üretilmiş “bana özel”.

Kurumların tepesi birkaç yıldır sosyal medya’yı ve müşterilerini önemsemeye başlıyor, dinliyor, diyalog kuruyor, çözüm üretmeye gerekirse masraf yapmaya çalışıyor ama tabana yayılması, bir şirket kültürü olarak en alt kademeye kadar herkesin benimsemesi zor olacak gibi.

Daldan dala atlamamaya çalıştım ama beceremedim, umarım sıkılmadan okumuşsunuzdur.

GÜNCELLEME:
Dolap konulmuş ve içi dolu.

GÜNCELLEME 2:
Dolap tekrar kaldırıldı.

GÜNCELLEME 3:
Tuborg komple kaldırıldı sanırım :)

Efes Pilsen ve Glikoz Şurubu

Birayı alkollü içki sınıfına koymuyorum. En azından başım dönene kadar içmediysem henüz. Benim gözümde el ülkelerinde olduğu gibi, sokakta, alışveriş merkezlerinde kola gibi açıp içebileceğim bir “light drink”.

Bu zamana kadar “nefes alma efes al” gayri resmi sloganını kullanacak kadar sevdiğim, sürekli tercih ettiğim Efes Pilsen biralarını bir arkadaşımın uyarısıyla terk ettim. Daha yeni şeker hastalığına sahip olduğunu öğrenen arkadaşım artık kullandığı hazır gıdaları, içerdiği maddeleri incelemeden almıyordu ve Efes Pilsen biralarında glikoz şurubu olduğunu farketmişti.
Kötü haberi bana verdiğinde glikoz şurubunun ne olduğunu, zararlarını bildiğimden değil kendimi kandırılmış hissettiğim için hemen terk ettim. (Kızgınlığımdan Efes Pilsen çatısı altında sağlığa zararlı maddeler katılmadan üretilen Bomonti Birası da payını aldık haksız yere. Oldukça üzel bir bira aslında.)

Tamam doğrudur; Türkiye’de bira kültürü yok, yeterince bira çeşidi yok ve biradan anlayan çok adam da yok (ben anladığımı söyleyemem). Fakat gayet iyi durumdaki marka konumu ve pazar payını düşündüğümüzde Efes Pilsen’in insanların sağlığını riske atma ihtimali bile olan böylesine büyük bir riske girmesini anlayamıyorum.

Yurtdışına ihraç edilen Efes Pilsen biralarının %100 malt bira olması, glikoz şurubu, pirinç ya da mısır şurubu içeren biraların sadece Türkiye’de piyasaya sürüldüğünü öğrenmek zor olmadı. (bzk: ekşi sözlük)

Ve tabiki en büyük rakip Tuborg da bu durumu gayet lehine çevirmeyi bildi. %100 Malttan yapılmış adam gibi bira sloganıyla doğrudan rakibinin yumuşak karnına haklı olarak vurmaya başladı.

Efes Pilsen’in sadece daha fazla kar elde etmek için böyle bir riske neden girdiğini umarım blog yazan sektör adamları, marka yöneticileri vs. değerlendirir bir yazısında. Çünkü ben özellikle şu sıralar gram üstüne gram ekleyerek nasıl insanların aşık olacağı marka yaratılır konusunda sürekli çalışıyorum kendi işim için. Ve sanıyorum maddi kazancı ne olursa olsun böyle bir riske girmezdim.

Not: Konuyla ilgilenen okuyuculara Vedat Milor‘un “En iyi biralar” yazısını tavsiye ediyorum.

Blog tutmak.

Bir türlü istiktar sağlayamadığım blog yazma konusunu tekrar gündemime getirdim.

Daha önceleri anlatacak, paylaşacak çok şeyim olmadığını düşünüyordum fakat “artık” bu doğru değil. Sektörde uzun yıllardır çalışmanın kazandırdığı hatıralar ve tecrubenin yanısıra bugünlerde yürümeye başladığım riskli girişimcilik yolunda pek çok kişinin ilgisini çekecek anektodlar yazabilirim sanıyorum.

Ya da yine yazamayabilirim.